Spor yazarı Onur Özgen'in köşe yazısı...

Beşiktaş’ın Şenol Güneş ile kurduğu ilişki, muhtevası gereği gerici bir nitelik taşıyor. Çünkü onun dönüşü, aynı zamanda kulübün sportif bir örgütlenme kuramadığının kabulü anlamına geliyor ve Güneş’in bu boşluğu tek başına doldurması gibi bir beklenti de doğuruyor. Nafile bir beklenti.

Yerel ligler Dünya Kupası arasına giderken, Beşiktaş kamuoyunun Şenol Güneş’ten iki temel beklentisi vardı. Biri makul bir beklentiydi. Bir buçuk aylık aranın ardından Güneş’in takımla daha fazla çalışma ve birlikte vakit geçirme fırsatı bulacağı, bu yüzden Beşiktaş’ın bu arayı iyi değerlendirebileceği düşünülüyordu. 

İkinci beklentiyse kış transfer döneminde yapılacak yeni takviyelerle Güneş’in işleri yoluna koymasıydı. Bu tehlikeli bir beklentiydi, çünkü para harcamaya dayanıyordu. Daha birkaç ay önce 12 transfer yapan bir takıma, üstelik ekonomik olarak zor durumda olan bir takıma, çözüm olarak yine transferi sunuyordu. 

Beşiktaş’ın hafta içinde Şanlıurfaspor’a karşı oynadığı kupa maçından sonra, dünkü Gaziantep FK maçındaki görüntüsüyse makul beklentinin boşa çıktığını gösteriyordu. Zira lige verilen arada yapılan antrenmanlar, belli ki Beşiktaş’ı ileriye götürmeye yetmemişti. Bu da tehlikeli beklentinin, yani transferlerin kapıda olduğu anlamına geliyor. Ne yazık ki.

DÜN DÜNDÜR, BUGÜN BUGÜNDÜR

Her şeyin günlük yaşanıp tüketildiği bir futbol ortamımız var. Hatta genel olarak sosyal hayatımızın da bu şekilde olduğu söylenebilir. Ve bu ortamın içinde her şey o kadar çabuk değişiyor ki, bu hıza ayak uydurmak mümkün değil. Hâliyle dün söylenilen şey, ertesi gün yalanlanabiliyor.

Güneş, Beşiktaş’ın başına geri dönmeden önce büyük bir çoğunluğun mutabık olduğu bir görüş vardı: Beşiktaş’ın çok iyi bir kadrosu bulunuyordu, ama Valérien Ismaël’in teknik direktörlük kalitesi bu kadronun gerisinde kalıyordu. Fakat takımın başına Şenol Güneş gibi daha önce Beşiktaş’ta büyük başarılar elde etmiş kariyerli bir teknik direktör geçerse, o zaman kadronun hakkı verilebilir ve oyuncuların gerçek potansiyelleri ortaya çıkabilirdi.

Birkaç ay sonraysa gerçek tam tersi oldu, bu defa kadronun yetersizliğinden dem vurulmaya başlandı.

Ismaël’in hem medyadan hem de taraftarlardan aldığı bir diğer eleştiri de bir büyük takım teknik direktörü olmadığıydı. “Büyük takım oyunu” olarak adlandırılan, kabaca topa rakipten daha fazla sahip olmaya ve çok sayıda pas yapmaya dayalı bir futbol anlayışı Ismaël’de yoktu. Güneş ise bu takıma çok daha baskın bir futbol oynatabilirdi. Genel kanı buydu.

Fakat böyle düşünenlere de dün itibarıyla Güneş’in bir sürprizi vardı: Atiba Hutchinson-Necip Uysal merkezi. Bütün söylenenleri, yazılanları, çizilenleri bir anda boşa düşüren bir ikili. Hayâller tiki-taka, gerçekler çift çapa.

Bu ikilinin önünde Gedson Fernandes, sol bekte Umut Meraş, her iki kanatta Kevin Nkoudou ve Cenk Tosun. Açıkçası takımda tek bir pasör bulunuyordu: Kaleci Mert Günok. Nitekim koca ilk yarı boyunca tek yaratıcı hareket de onun ayağından gelmiş, Nkoudou’nun koşu yoluna doğru harika bir uzun pas yollamıştı.

İkinci yarının başındaysa Atiba yerine Salih Uçan, Nkoudou yerine Nathan Redmond oyundaydı. Teknik kalite ve yaratıcılık biraz daha iyileştirilmişti. Bu da yetmeyince bir orta saha çıkarılıp bir forvet oyuna alındı (Necip yerine Jackson Muleka). Ve ceza sahasında oluşacak kalabalığı beslemesi için de yok sayılan Arthur Masuaku’nun ortalarından medet umuldu. İşe yaradı da, ama sadece son dakikalarda bir puanı kurtarmaya… Genel vaziyet ise büyük bir hayâl kırıklığıydı.

İNSANLIK ÇAĞINDAN KAHRAMANLAR ÇAĞINA DÖNÜŞ

Ferhan Şensoy’un “Seyircili Seyir Defteri” oyununun harika bir final şarkısı vardır. “Gece korkunç bir tür savaş durumu, henüz ortada yok beklenen kurtarıcı” diye geçer bir bölümünde.

Kurtarıcı beklentisi, Türkiye toplumunun da en büyük hastalıklarından biri ve bu beklentinin siyaset felsefesinde de bir yeri var. 

Öyle ki, Giambattista Vico’ya göre insanlık tarihinin gelişimi üç döneme ayrılır: Tanrılar çağı, kahramanlar çağı ve insanlık çağı.

Tanrılar çağında insanlar despot bir kralın yönetiminde yaşamlarını sürdürürler. Kahramanlar çağında ise toplumsal sınıflar ortaya çıkmıştır. Aristokratik kuralların hüküm sürdüğü bu çağın sonunu da pleblerin ayaklanması getirir. Arkasından insanların eşitliği ve bireylerin yasalar önünde eşit haklara sahip olduğu fikrine dayalı demokrasinin egemenliğindeki insanlık çağı gelir.

Vico, tanrılar çağının teokratik, kahramanlar çağının mitolojik, insanlık çağının ise rasyonel olduğunu söyler. Ona göre ilk iki çağa egemen olan şey, insanların akılları değil hayâl güçleridir. İnsanlık çağı ise aynı zamanda akıl çağıdır.

Tanrılar çağında bir mesih beklentisi vardır, kahramanlar çağında sorun bir kahramanın yokluğudur. Ancak insanlık çağında artık bir kurtarıcı beklentisi kalmamıştır. Bu çağda insanlar sorunlarının çözümü için yalnızca kendi akıllarına güvenirler. 

Beşiktaş’ın Şenol Güneş ile kurduğu ilişki de muhtevası gereği gerici bir nitelik taşıyor. Çünkü onun dönüşü, aynı zamanda kulübün sportif bir örgütlenme kuramadığının kabulü anlamına geliyor ve beraberinde Güneş’in bu boşluğu tek başına doldurması gibi bir beklenti de doğuruyor. Nafile bir beklenti. 

Vico’nun teorisinden mülhem, bir kurtarıcı olarak görülen Güneş’in varlığı, Beşiktaş’ı kahramanlar çağına geri götürüyor. Oysa gerçek kurtuluş insanlık çağında, yani kolektif akılda. 

Elbette henüz çok erken, ama şimdiden bir öngörüde bulunmak gerekirse, görülen o ki, Güneş’in Beşiktaş’taki ikinci dönemi bir hayli öğretici olacak. Ama bir ders çıkaran olur mu, orası elbette meçhul.

Kaynak: Gazeteduvar