Beşiktaş’ın Kapalı tribünü, tribün âleminin baba ocağıdır. 70’ler Türkiye’sindeki duruşu dillere destandır. 80’lerde derbi öncesi gece mevzularında kazanılan zaferlerde başı çeken yine Kapalı olmuştur. 2000’lerle birlikte, stat yıkılana kadar popüler kültürün bestekârı hâline gelmiştir o tribün. Beşiktaş taraftarıyla ünlü bir kulüp hâline geldiyse, bu Kapalı’nın başlattığı şovların sonucudur. O stada çıkıldığında hakemlerin, rakip futbolcuların ayakları titrediyse, bu bir zamanlar Kapalı’nın önderliğinin eseridir.
Peki şimdi? 100-150 kişilik bir topluluğun esir aldığı, maç boyu “gay gay gay, guy guy guy” diye şarkı türkü peşinde koşan bir panayır yerine dönmüş durumda… Yahu kardeşim, aşağıda hakem sülalemize sövüyor, sen yukarıda “Sevemez kimse seni” peşindesin. Gerçekten bilen varsa anlatsın: Kimdir bu çocuklar? Amaçları ne, dertleri ne? Eskiden Yeni Açık’a kızardım, “Dinleyin kardeşim, eşlik edin şu Kapalı’ya” diye… Vallahi de billahi de haklılarmış; dinlenecek gibi değiller. Yerleri de uzak sahaya; zaten 100 kişiler, sesleri ancak kendilerine yetiyor. Onlar da takılıyor işte… Sınıfta tembel öğrencilerin arka sıralarda takılması gibi, maçla falan da ilgili değiller.
Maç demişken, durumu iki parçaya ayıralım: “Bizim çocuklar” ve “o çocuklar” olarak. Bizdekiler, nereden tutsan elinde kalıyor. Hoca tam bir muamma. 1. hafta sonunda geldiği takımda (1 haftada 3 puanımız vardı) hem ligde açık ara 4., hem de “4’lü Anadolu Takımları Turnuvası”nda 4. oldu. Sergen Yalçın’dan entelektüel kalite beklemiyor kimse diye düşünüyorum. Hayatında herhangi bir kitap bitirmemiş olması da bizi çok ilgilendirmez sanırım. Matematikte çarpım tablosunda da 6’ların üstü belki yoktur hocada. Ama dediğim gibi, bu özellikler bizi çok bağlamaz; sadece kimden ne beklememiz gerektiği konusunda bir yön verir. Topçuyken sol ayağı en iyilerdendi. Sonra küme düşmemek için uğraşan takımların kurtarıcısı olarak gördük, hoca sıfatıyla… Bir ara yorumculuk, sonra Beşiktaş. İki kupalı sezon sonrası korkunç kötü bir teknik direktörlük dönemi. Evet, Beşiktaş’taki ilk dönemi rezalet bitmişti. Ardından başarısız bir Antalya macerası, sonrasında Candaş ile “muppet şov” yaparken sosyal medya şebeklerine dönüşen ve şimdi ona karşı bayrak açan sözde popüler ama özde besleme duyumcuların dolduruşuyla başlayan ikinci Beşiktaş macerası… Bu ikinci perde, diğerinden farklı olarak baştan sona rezalet geçti. Ne doğru psikoloji yönetimi, ne doğru taktik, ne de adalet… Hadi eğitimi, kültürü geçtik; ama bunları da bekliyoruz be hocam… Neyse, durum bu. İsteyen istediğini söylesin… Kulübün geldiği, daha doğrusu birileri tarafından getirildiği yer burası işte… Bu başkan, bu yönetim, bu taraftar, bu futbolcular… Bunlara da bu hoca… Vallahi bunlar bize fazla mı, az mı; karar veremedim.
Gelelim “o çocuklara”… Onların temsilcisi kişiliksiz bir piyon, dün Trabzon’u kupa şampiyonu yaptı. Tamam, taraftar hayallerde; hoca “bitse de gitsek” modunda; başkan nereye çeksen oraya gider durumda; futbolcu şaşkın ördek gibi bir oraya bir buraya… Ama bütün bunlardan “o çocuklara” ne? İşinizi düzgün yapsanıza… Ha, belki de işinizi düzgün yaptınız; sizin karakterinize göre. Artık karar aldım: Bu ülke sporunda kazanılacak başarılara sevinecek durumda değilim. Başarının nasıl geldiği ortada. Önlerinde başkanlık seçimi olan öbür sarıların başına da, dertlerinden arınmış Aziz gelir; 2-3 senede o geçer bu şerefsiz düzenin direksiyonuna… Biz de başkan hırsız, hoca çapsız, futbolcu kabız; uğraşır gideriz…
Bundan sonra futbolda tek beklentim; derbi maçlarında mümkün olduğunca başımın yere eğilmemesi ve Avrupa kupalarında gidilebilecek kadar ileri gitmek. Bu spor yönetimi ve bu spor ikliminde başarı; ahlaksızlık, düzenbazlık ve şerefsizlik seviyenle alakalı… Beşiktaş’ın, Beşiktaşlı’nın işi zor, çok zor…
Bülent Bilirgen / duhuliye.com