Duhuliye.com yazarı Mehmet Eyüp Yardımcı'nın kaleme aldığı köşe yazısı.
İstanbul’da bir yaz akşamını hatırlatan havada, uzun, dertli, sıkıntılı ve bol dedikodulu bir millî aranın ardından Beşiktaş, evinde Kocaelispor’u ağırladı. Türk futbolunun gündemi yine futbolun kendisinden çok hakemleri, MHK’yi, bahis tartışmalarını ve bitmek bilmeyen yönetim krizlerini konuşmuştu. Şimdi yeniden sahaya dönme, tartışmaların arasından futbolu çekip çıkarma zamanıydı.
Aynı puanlarla sahaya çıkan iki takım için bu karşılaşma, üst sıralara tutunmak adına önemli bir doksan dakikaydı. Üstelik iki takımın da futbolu çirkinleştirmek yerine oynamayı tercih etmesi, seyirciye keyifli bir mücadele vaat ediyordu.
Beşiktaş, Vincenzo Italiano ile birlikte giderek daha belirgin bir teknik direktör takımına dönüşüyor. Sahada birbirinden bağımsız hareket eden oyuncular yerine, birbirinin ne yapacağını bilen, pozisyonları birlikte üreten ve oyun planını daha görünür biçimde uygulayan bir takım görüntüsü var. Bu dönüşümün arkasında teknik direktör ile futbolcular arasındaki uyum kadar, tribünlerin Italiano’ya duyduğu güven de bulunuyor.
Futbolda bazen bir takımın ihtiyacı olan şey yeni bir yıldızdan önce ortak bir akıldır. Çünkü yıldız oyuncular maç kazandırabilir; ancak bir takımı istikrarlı hâle getiren, oyuncuların aynı hikâyenin içinde buluşabilmesidir.
Beşiktaş, Kocaelispor karşısında bu hikâyenin bazı bölümlerini doğru yazdı.
Orkun’un imzası, Vlahovic’in ağırlığı
Siyah-beyazlılar maça hızlı başladı. Henüz 18. dakikada Orkun Kökçü’nün golü, Beşiktaş’ın karşılaşmaya yalnızca kazanmak için değil, oyunun kontrolünü eline almak için çıktığının işaretiydi. Sağ kanattaki Vaclav Cerny’nin savunma arkasına hareketlenmesiyle gelişen organizasyon, Orkun’un bitiriciliğiyle sonuçlandı. Golün değeri yalnızca tabelayı değiştirmesinde değil, Beşiktaş’ın rakip savunmanın arkasına koşularla ulaşabildiğini göstermesindeydi.
Ancak futbol, iyi başlayan takımlara doksan dakika boyunca rahat bir yolculuk vaat etmiyor. Kocaelispor, 27. dakikada Show’un golüyle eşitliği sağladı. Beşiktaş’ın öne geçtikten sonra savunma dengesini koruma ve rakibin karşılık verme ihtimalini yönetme konusunda hâlâ çalışması gereken noktaları olduğunu gördük.
Siyah-beyazlıların cevabı gecikmedi. 31. dakikada Dusan Vlahovic penaltıdan attığı golle Beşiktaş’ı yeniden öne geçirdi. Maçın 2-1’e taşınması, ilk yarıda yaşanan gelgitlerin ardından siyah-beyazlılara önemli bir avantaj sağladı. İkinci yarıda skor değişmedi ve Beşiktaş sahadan üç puanla ayrıldı.
Vlahovic’in varlığı, Beşiktaş’ın hücum gücünü artıran en önemli unsurlardan biri. Etkili bir santrforun yalnızca attığı gollerle değil, rakip savunmayı nasıl meşgul ettiğiyle de takıma katkı sağladığını görüyoruz. Vlahovic, ceza sahasında savunmacıları kendisine bağlayarak diğer hücumculara alan açıyor; doğru pozisyon aldığında takım arkadaşlarının pas tercihlerini de kolaylaştırıyor.
Onu yalnızca gol krallığı yarışındaki yeriyle değerlendirmek eksik kalır. Bir santrforun gerçek etkisi, takımın hücumunu kaç farklı yoldan geliştirebildiğinde ortaya çıkar. Vlahovic’in savunma arkasına koşuları, ceza sahasındaki konumu ve fiziksel varlığı, Beşiktaş’ın hücum repertuvarını genişletiyor.
Elbette bu güç, takımın bütün sorunlarını ortadan kaldırmıyor. Beşiktaş’ın Kocaelispor karşısında ikinci yarıda skoru değiştirememesi, öne geçtiği maçlarda hücum sürekliliğini koruması gerektiğini hatırlattı. Öndeki oyuncuların bireysel kalitesi kadar, orta sahanın hücuma katılımı, kanatların doğru zamanlamayla kullanılması ve ceza sahası çevresindeki ikinci topların kazanılması da önemli.
Beşiktaş’ın bir sonraki aşaması, iyi başladığı maçları yalnızca sonuçlandırmak değil, oyun üstünlüğünü daha uzun süre koruyabilmek olmalı.
“Kör olma da gör beni…”
Kocaelispor karşılaşmasının bir başka başlığı da hakem yönetimi ve VAR tartışmalarıydı. Beşiktaş cephesinde Leandro Trossard’a yönelik müdahaleler üzerinden yükselen itirazlar, daha önceki maçlarda yaşanan benzer tartışmalarla birlikte yeniden gündeme geldi.
Bir futbol maçında her tartışmalı pozisyonun aynı yönde değerlendirilmesi beklenemez. Fakat futbolun adalet duygusunu koruyabilmesi için benzer pozisyonlarda tutarlı kararlar verilmesi ve kritik anların açıklanabilir olması gerekir. VAR sisteminin varlığı da bu beklentiyi güçlendiriyor. Teknoloji, hakemin yerine geçmek için değil, gözden kaçabilecek kritik kararların daha doğru değerlendirilmesine yardımcı olmak için var.
Beşiktaşlıların itirazı yalnızca kendi takımları lehine karar verilmesi talebi olarak okunmamalı. Asıl mesele, sahadaki kararların hangi ölçütlerle verildiğinin anlaşılması ve futbol kamuoyunun bu sürece güven duyabilmesi.
Hasan Hüseyin Korkmazgil’in “Acıyı Bal Eyledik” şiirindeki o çağrı, tribünlerin duygusunu anlatmaya yetiyor:
“Kör olasın demiyorum
Kör olma da gör beni…”
Beşiktaşlıların hakemlere ve MHK’ye söylemek istediği de tam olarak bu: Kör olma da gör beni. Ancak bu çağrının asıl tamamlayıcısı, herkes için aynı ölçüde geçerli bir adalet anlayışıdır. Beşiktaş için de rakipleri için de…
Çünkü futbolun adaleti, bir takımın kazanmasıyla değil, kararların güvenilirliğiyle anlam kazanır.
Şimdi rota Almanya: Hoffenheim
Kocaelispor karşısında alınan galibiyetin ardından Beşiktaş’ın önünde Avrupa sınavı var. Siyah-beyazlılar, UEFA Avrupa Ligi’nin ikinci haftasında 15 Ekim’de Hoffenheim deplasmanına çıkacak. İlk maçında Marsilya’yı 4-1 mağlup eden Beşiktaş, Avrupa’daki çıkışını sürdürmek istiyor. Hoffenheim ise turnuvaya Yunanistan’da OFI karşısında aldığı 2-0’lık yenilgiyle başladı.
Alman temsilcisinin sezona başlangıcı da aradığı istikrarı henüz bulamadığını gösteriyor. İlk haftalardaki lig sonuçları ve Avrupa’daki yenilgi, Hoffenheim’ın savunma organizasyonu ve hücum verimliliği konusunda sorgulanmasına neden oluyor. Fakat bu tablo, Beşiktaş’ın kolay bir deplasmana gideceği anlamına gelmiyor. Kötü sonuçların ardından sahaya çıkan takımlar, çoğu zaman kendi oyunlarını yeniden kurmak için daha fazla enerji harcar.
Beşiktaş’ın burada dikkat etmesi gereken ilk konu, rakibin oyun kurma girişimlerini doğru bölgelerde karşılamak. Hoffenheim topa sahip olduğunda ön alan baskısını zamanında kurmak, rakibi uzun toplara zorlamak ve kazanılan ikinci toplarla hızlı hücuma çıkmak önemli olabilir. Ancak baskı, savunma hattından kopuk biçimde yapılırsa Alman ekibine geniş alanlar bırakabilir.
İkinci konu, geçiş hücumları. Beşiktaş, Orkun’un pas kalitesi ve Vlahovic’in savunma arkasındaki etkinliği üzerinden rakip savunmayı zorlayabilir. Kanatlarda Trossard ve Cerny gibi oyuncuların doğru zamanda derinlik kazanması, Hoffenheim’ın savunma yerleşimini bozabilecek seçenekler sunuyor. Bununla birlikte hücumda çoğalırken topun arkasında yeterli sayıda oyuncu bırakmak gerekiyor.
Kocaelispor maçında görülen savunma geçişi sorunları, Avrupa seviyesinde daha ağır sonuçlar doğurabilir. Beşiktaş’ın yalnızca önde baskı yapan değil, baskı sonuç vermediğinde hızla yeniden yerleşebilen bir takım olması şart.
Bir başka avantaj da tribünlerde ortaya çıkabilir. Almanya’daki Türk futbolseverlerin Beşiktaş’a göstereceği ilgi, deplasman atmosferini siyah-beyazlılar için daha tanıdık hâle getirebilir. Ancak seyirci desteği tek başına maç kazandırmaz; o desteği sahadaki doğru oyunla birleştirmek gerekir.
Bir köyün hayalinden Avrupa sahnesine
Hoffenheim karşılaşmasının oynanacağı stadyumun hikâyesi ise futbolun yalnızca doksan dakikadan ibaret olmadığını hatırlatıyor.
Bugünkü adıyla PreZero Arena, Baden-Württemberg eyaletindeki Sinsheim kentinde bulunuyor. Ancak kulübün kökleri, nüfusu yaklaşık üç bin olan Hoffenheim köyüne dayanıyor. Bir zamanlar alt liglerde mücadele eden takımın Bundesliga’ya uzanan yükselişinde, köyde büyüyen ve gençliğinde kulüpte futbol oynayan SAP kurucusu Dietmar Hopp’un finansal desteği belirleyici oldu.
Hoffenheim’ın yükselişi, Alman futbolunda alışılmış kulüp hikâyelerinden ayrılıyor. Büyük şehirlerin köklü kulüpleri, geniş taraftar toplulukları ve kuşaklar boyunca aktarılan gelenekleriyle futbolun doğal merkezleri kabul edilirken, Hoffenheim küçük bir yerleşimden çıkarak ülkenin en üst ligine ulaştı.
Fakat Bundesliga’ya yükselmek, yalnızca sahada başarılı olmayı gerektirmiyordu. En üst lig standartlarına uygun bir stadyum da gerekiyordu. Köydeki eski Dietmar-Hopp-Stadion’un kapasitesi yaklaşık 6.350 kişiydi. Bu nedenle kulüp, komşu Sinsheim’da yaklaşık 30 bin seyirci kapasiteli yeni bir stadyum inşa etti. Ocak 2009’da açılan Rhein-Neckar-Arena, Hoffenheim’ın büyük ligdeki yeni kimliğinin sembolüne dönüştü.
Ortaya futbolun modern çağını anlatan ilginç bir görüntü çıktı: Nüfusu birkaç bin olan bir köyün takımı, kendi nüfusunun çok katı büyüklüğünde bir stadyumda Avrupa kupalarına ev sahipliği yapmaya başladı.
Bu hikâyenin romantik bir tarafı var; ancak futbolun ekonomik gerçeklerini de göz ardı etmemek gerekiyor. Hoffenheim’ın yükselişi, yerel aidiyetin ve futbol tutkusunun yanında büyük sermayenin profesyonel futboldaki etkisini de gösteriyor. Bir yanda köy kulübünün hayali, diğer yanda modern futbolun finansal gücü…
Hoffenheim örneği, futbolun gelenekle yatırım arasında kurduğu hassas dengeyi tartışmaya açıyor. Para bir kulübün önüne yeni kapılar açabilir; fakat o kapıların ardında kalıcı bir futbol kültürü oluşturmak, yalnızca bütçeyle mümkün değildir.
Stadyumun sonraki yıllardaki dönüşümü de modern futbolun yeni sorumluluklarına işaret ediyor. PreZero isim sponsorluğuyla birlikte geri dönüşüm, atık yönetimi ve çevresel sürdürülebilirlik konuları stadyumun kimliğinin önemli parçaları hâline geldi. Böylece stat, yalnızca maçların oynandığı bir alan olmaktan çıkarak çevre bilincinin de görünür kılınmaya çalışıldığı bir yapıya dönüştü.
Bugün Avrupa futbolu yalnızca skorları ve transfer bütçelerini değil, kulüplerin kaynaklarını nasıl kullandığını, çevreye nasıl yaklaştığını ve geleceğe nasıl hazırlandığını da konuşuyor.
Beşiktaş’ın Avrupa yolculuğu da tam bu noktada anlam kazanıyor. Siyah-beyazlı kulüp, köklü tarihini modern futbolun gerekleriyle birleştirmek zorunda. Gelenek, yalnızca geçmişi hatırlamak değil; geçmişten gelen değerleri geleceğe taşıyabilmek demek.
Körfez’den Avrupa’ya, aynı oyunun peşinde
Kocaelispor maçı Beşiktaş’a üç puan kazandırdı. Orkun Kökçü’nün golüyle başlayan, Show’un eşitliği getirmesiyle zorlaşan ve Vlahovic’in penaltısıyla yeniden Beşiktaş lehine dönen karşılaşma, siyah-beyazlıların hücum potansiyelini gösterirken gelişmesi gereken alanlarını da ortaya çıkardı.
Şimdi bu kazanımları Avrupa sahnesine taşıma zamanı.
Hoffenheim deplasmanı, Beşiktaş’ın oyun kimliğinin ne kadar yerleştiğini görmek açısından önemli. Takımın baskı gücü, savunma geçişleri, hücumda çoğalma becerisi ve skor üstünlüğünü yönetme kapasitesi, yalnızca bu maçın sonucunu değil, sezonun geri kalanına dair beklentileri de etkileyecek.
Kocaelispor karşısında alınan galibiyetin değeri, Hoffenheim karşısında aynı disiplinin sürdürülebilmesiyle daha da artacak. Çünkü iyi bir takım olmak, kendi sahasında doğru oynayabilmek kadar, farklı bir atmosferde ve farklı bir rakibe karşı da oyun aklını koruyabilmektir.
Körfez’in serinliğinden Sinsheim’ın tribünlerine uzanan bu yolculukta Beşiktaş’ın ihtiyacı, yalnızca kazanma isteği değil; neyi, neden ve nasıl yaptığını bilen bir takım olmaktır.
Futbolun bütün gürültüsü, dedikodusu ve tartışması arasında geriye eninde sonunda sahada ortaya konan oyun kalır.
Kartal’ın Avrupa’da aradığı şey de budur: Geçmişinin ağırlığını taşıyan, bugünün futbolunu doğru okuyan ve yarınlarına güven veren bir oyun.
Mehmet Eyüp Yardımcı
Duhuliye.com
YORUMLAR (1)
Arda Turan bulunmaz hint kumaşı mı da hem gel milli takımı çalıştır hem shaktarı.. deniyor.. dün eyüpün hocasıydı bu.. shaktarın zaten yerleşik bir oyuncu havuzu var orayı idare ediyor.. Ülkenin bu kadar popülist ve sarıların kırmızı olanındanı her konuma getirmeye çalıştığı rezil bir dönem var mıdır? tff ye terim konuşuluyor milli takıma arda.. mhk ye de vahap beyazı atayın olsun bitsin..